14 Ağustos 2010 Cumartesi
Çam fıstığı
Mimlenmişiz ey halk! Frenchoje tarafından. Blog literatürüne benim gibi yabancı olanlar için "mim" terimini şöyle açıklayabiliriz. Delinin biri ortaya bir konu atıyor ve o konu hakkında bir şeyler yazıyor. Sonra ona buna mim veriyor. Yani onlar da o konu hakkında yazmak zorunda kalıyor. Onlar da birilerine mim veriyor. Böyle bir zincir işte. Benim maruz kaldığım mim'in konusu çocukluktan akılda kalanlar. Tahmin edebileceğiniz üzere pek dolu olduğum bir konu lakin oldukça geniş olan anılarımın sadece herkesin kendine bir kaç ders çıkarabileceği bölümlerine değinmek istiyorum.
Artık televizyonda mı gördüm ne yaptıysam bir ara ticarete heveslendim. Yaş 7-8. Böyle sokakta annemin rujlarını falan satıyorum. Rujlar çok tuttu ve stok çabucak tükendi, baktım olmuyor sermaye birikimi var rimelmiş, aynaymış, şampuanmış derken annemin kıyafetlere de dadanmışım. Çok para kazandım o işten. Mahalle takımının sportif araç gereçlerini ben karşılıyordum. Millet poşetin içine sıkıştırdıkları gazete kağıdıyla top oynarken bizim takım Mikasa topu beğenmiyordu. Oben Başkan diyorlardı bana. Acayip havalıyım. Neyse işte günün birinde annemin sütyenlerinden biri bizim komşunun kızının dolabından çıktı ve ben sektör değiştirmek zorunda kaldım. Oturdum gelecek trendleri, büyüme belirtisi gösteren sektörleri düşünüyorum lakin olaylardan sonra babam elimdeki tüm paraya el koyduğu için sıfırdan bir şeyler yapmam lazım. Takım da küsmüş zaten bana. Eski havam yok yani tek başıma oturup tüm gün bunları düşünüyorum. Bir anda kendimi çam fıstığı işinde buldum. Mahallede her evin bahçesinde en az iki tane çam ağacı var. Ee pişirilen zeytinyağlı dolmanın da haddi hesabı yok. Bakkal talebe yetişemiyor. Dedim Oben vakit bu vakittir.
İlk gün rekabete mahal vermemek için tüm günümü mahalledeki bütün çam ağaçlarını ziyaretle geçirdim. Boyum yettiğince işte iki çuval kadar toplamışım. Sonraki bir hafta fıstık ayıklamak ve kabuk kırmak ile geçti. Sonra açtım mahallenin aerobik salonunun önüne tezgahı, doldurdum kağıttan yaptığım külahları fıstıkla. Külahı 1 (bir) liradan satıyorum. O zamanlar ağırlık birimleriyle pek haşır neşir değilim. Hani şu demir mi daha ağır yoksa pamuk mu sorusunun dilden dile dolaştığı seneler... Onu bile yanlış cevaplıyorum. Malumunuz olacağı üzere battım. Beş külah sattım stok tükendi. Aslında mahalle takımının yedeklerinden bir kaç adamı benim imalathaneye transfer etseydim tutunurdum belki ama olmadı işte... Neyse artık. Annem de o aralar bahsettiğim aerobik salonunda aerobik yapıyor. Gördü tabi beni kapının önünde fıstıklarla, ertesi gün kendimi karate salonunda buldum.
Salonda sabah karate ve haftanın üç akşamı aerobik yapılıyor. Diğer üç akşam ise erkekler vücut geliştirme yapıyor. Ben akşam annemi beklemek zorunda olduğum için tüm gün oradayım. Sıkıntıdan patlıyorum. Bunu farkeden salonun sahibi salonun kantin işini bana verdi. Şans bu ya tam iş hayatım bitti derken kendi işim olmuştu. Kantinin favori içeceği Çamlıca gazoz. Çok satıyorum. İki terleyen kadınlar 3-5 kilo verdiklerini sandıkları için gelip kendilerini gazoza, çikolatalı gofrete veriyorlar. O kadar çok gazoz satıyorum ki benim saat başı içtiğim gazozlar arada kaynıyor, sayımda çıkmıyor. Gazoz o yaştaki çocuklar için en prestijli içecek. Fiyatı kimi çocuğun bir haftalık harçlığı. Ben üçer beşer içiyorum. O sıralar mahallede parmakla gösteriliyorum ama nedeni gazozlar değil. Aerobik olan akşamlar içeri ben hariç hiçbir erkek giremiyor. Aerobik yapan kadınları da bilirsiniz böyle tayt üzerine renkli tangalar ve yine takımı tamamlayan renkli çoraplar falan giyerler. O zaman için oldukça tahrik edici unsurlar bunlar. Mahalle ergenlerinin yeni açılan hayal güçlerini de göz önüne alırsak şahit olduğum görüntüler öyle böyle değil. İçeride neler olduğunu anlatmam için para verecekler neredeyse. Mahallenin abileri akşamları alıyorlar beni aralarına, çok cezbedici bir şeymiş yaptıklarını sanıp bana gazoz ısmarlıyorlar ve benden havadisleri anlatmamı bekliyorlar. Mahallenin abileriyle takılıyorum bildiğin. Eş dost çatlıyor karizmamdan... Bu şekilde bir ayım geçti ve karatede kuşak atlama sınavları geldi çattı. Ben geçemedim tabi ki. Günde bir kasa gazoz içen ve kalan zamanlarda da çikolatalı gofret yiyen bünye glikoza doyduğundan benim bacak diz kapağı seviyesinden öteye kalkmadı.
Annem devam ettirmedi karate üyeliğimi. Sonradan duydum, benden sonra kantine de o bakmaya başlamış. Ben salondan uzaklaştırıldıktan sonra almaya başladığı kilolardan huylanmıştım zaten. Üç sene sonra annemin evde unuttuğu taytını götürmek için tekrar gittim salona. Beni kapıdan içeri almadılar. Yarı aralık kapıdan taytı uzattım ve geri döndüm. İşte erkek olduğumu hissettiğim ilk gün odur.
Yaş kariyer yapma vaktiydi artık. Mahallenin tek istihdam sağlayan kuruma bakkal olduğu için orada işe başladım. Böyle kaşar, salam falan kesiyorum, elleri dolu olan kadınların aldıklarını taşımalarına yardım ediyorum... Pek prestijli bir iş değil yani. Yediremedim kendime üç gün sonra ayrıldım ama bir yandan da bahşişleri düşünüyorum çünkü ara sıra götürdüğüm siparişler sonrası ev hanımları o zamanın parasıyla muazzam bahşişler veriyorlar bana. Gezip tozuyorum yine de bitiremiyorum. İşten ayrılınca bunlardan da olucağım. Neyse bakkalla anlaştık. O bana götürdüğüm her sipariş için bir gofret veriyordu. Yani gofret+bahşişe çalışıyorum ama başka iş yapmıyorum. Sipariş olduğu zaman bana bağırıyordu, ben de kaleciliği yedek kaleciye devredip siparişi yetiştiriyordum. O zamanlar öyle "freelance" gibi terimler yok ortalarda. Birine söylesen küfür sanar ama ben bildiğin freelance çalışıyorum. Bir zaman sonra siparişler kesildi ama benim bünye gofrete alıştı. Sipariş olmasa da bakkaldan gofret alıp ona bir sonraki siparişten alacağıma saymasını söylüyorum. Böyle böyle 10-15 gofret içeri girmişim. Okullar da açıldı açılacak. O kısa sürede 15 sipariş götürmemin imkanı yok. Bakkal zaten bir yandan bana gofret yedirmeye devam ediyor. İstemesem bile al sonra ödersin diyerekten gofret satıyor bana. Sonra bir baktım adam beni Köle İsaura yapmış. Artık ne gofret veriyor ne de bir damla su. Borcumu ödetmek için her işe koşturuyor. Gazete kağıdıyla camları sildiğimi hatırlarım örneğin. Neyse ki bir akşam iş dönüşü sırtımda damacanayla su taşıdığımı gören babam gofretlerin parasını ödeyip azat etti beni.
Öyle işte...
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

ay bildiğin çalışkanmışsın işte hayatımın erkeğinin küçüklüğü. işsiz kalırsan "gerekirse pazarda limon satar" karını yine de aç bırakmazsın sen. aferin oben!
YanıtlaSil