Uzun zamandır toplumun her kesimine ulaşamadığıma dair eleştiriler alıyorum. Eleştiriler haksız da sayılmaz hani. Çoğu zaman ben bile üstün zevklerimin maddi yükleri nedeniyle akbilime para yükleyemeyecek duruma düşüyorum. Bu nedenle çoluğun çocuğun beslenme çantasından balını, pekmezini eksik etmeden trendleri takip edebilmek isteyen hanımlarımız için bir öneride bulunmayı borç bilirim.
Mutfak harçlıklarını zorlamadan iftar sofralarında fark yaratmak isteyen hanımlar bu meşrubatı kesinlikle denemeliler; Uludağ Narata... Tecrübesiz market çalışanları tarafından dolaplarda sürekli çok satan ürünlerin arkalarına itildiği için şu ana kadar karşılaşmamış olmanız gayet normal. Aşağıda sıralayacaklarımdan sonra çalışanlardan ısrarla isteyeceğinize eminim.
Öncelikle ürünün adından da anaşılacağı gibi nar suyu olduğunu belirteyim. Fakat öyle alışılageldik nar suyu konseptinin dışına çıkmış Uludağ. Örneğin nar suyu konsantresini azami %10 ile sınırlamışlar. Rekabetin %100 meyve suyu konsantrasyonuna sahip meşrubatlar üzerinde yoğunlaştığını düşünürsek Uludağ'ın çok cesur bir hamle yaptığını söyleyebiliriz. Nitekim Uludağ bu açığı da şişenin dibine bıraktığı nar tortularıyla kapatmaya çalışmış. Tortusu varsa doğaldır. Açık ayran satan büfelerde duymaya alıştığımız bu söz öbeği narata için de geçerli olabilir mi?
Şişe tasarımı ise Evian tasarımcılarını bile aşacak detaylarlar içeriyor. Kesinlikle ele alıp incelemek gerek ne demek istediğimi anlamanız için.
Bu içeceğin vodka ile de iyi gideceğini düşünmekteyim. Gelecek ilk düğünde vodka ile düğün sarayı limonatası yerine naratayı deneyip görüşlerimi aktarırım.
Hoşça kalın.
Blogger Oben Buben
19 Ağustos 2010 Perşembe
14 Ağustos 2010 Cumartesi
Çam fıstığı
Mimlenmişiz ey halk! Frenchoje tarafından. Blog literatürüne benim gibi yabancı olanlar için "mim" terimini şöyle açıklayabiliriz. Delinin biri ortaya bir konu atıyor ve o konu hakkında bir şeyler yazıyor. Sonra ona buna mim veriyor. Yani onlar da o konu hakkında yazmak zorunda kalıyor. Onlar da birilerine mim veriyor. Böyle bir zincir işte. Benim maruz kaldığım mim'in konusu çocukluktan akılda kalanlar. Tahmin edebileceğiniz üzere pek dolu olduğum bir konu lakin oldukça geniş olan anılarımın sadece herkesin kendine bir kaç ders çıkarabileceği bölümlerine değinmek istiyorum.
Artık televizyonda mı gördüm ne yaptıysam bir ara ticarete heveslendim. Yaş 7-8. Böyle sokakta annemin rujlarını falan satıyorum. Rujlar çok tuttu ve stok çabucak tükendi, baktım olmuyor sermaye birikimi var rimelmiş, aynaymış, şampuanmış derken annemin kıyafetlere de dadanmışım. Çok para kazandım o işten. Mahalle takımının sportif araç gereçlerini ben karşılıyordum. Millet poşetin içine sıkıştırdıkları gazete kağıdıyla top oynarken bizim takım Mikasa topu beğenmiyordu. Oben Başkan diyorlardı bana. Acayip havalıyım. Neyse işte günün birinde annemin sütyenlerinden biri bizim komşunun kızının dolabından çıktı ve ben sektör değiştirmek zorunda kaldım. Oturdum gelecek trendleri, büyüme belirtisi gösteren sektörleri düşünüyorum lakin olaylardan sonra babam elimdeki tüm paraya el koyduğu için sıfırdan bir şeyler yapmam lazım. Takım da küsmüş zaten bana. Eski havam yok yani tek başıma oturup tüm gün bunları düşünüyorum. Bir anda kendimi çam fıstığı işinde buldum. Mahallede her evin bahçesinde en az iki tane çam ağacı var. Ee pişirilen zeytinyağlı dolmanın da haddi hesabı yok. Bakkal talebe yetişemiyor. Dedim Oben vakit bu vakittir.
İlk gün rekabete mahal vermemek için tüm günümü mahalledeki bütün çam ağaçlarını ziyaretle geçirdim. Boyum yettiğince işte iki çuval kadar toplamışım. Sonraki bir hafta fıstık ayıklamak ve kabuk kırmak ile geçti. Sonra açtım mahallenin aerobik salonunun önüne tezgahı, doldurdum kağıttan yaptığım külahları fıstıkla. Külahı 1 (bir) liradan satıyorum. O zamanlar ağırlık birimleriyle pek haşır neşir değilim. Hani şu demir mi daha ağır yoksa pamuk mu sorusunun dilden dile dolaştığı seneler... Onu bile yanlış cevaplıyorum. Malumunuz olacağı üzere battım. Beş külah sattım stok tükendi. Aslında mahalle takımının yedeklerinden bir kaç adamı benim imalathaneye transfer etseydim tutunurdum belki ama olmadı işte... Neyse artık. Annem de o aralar bahsettiğim aerobik salonunda aerobik yapıyor. Gördü tabi beni kapının önünde fıstıklarla, ertesi gün kendimi karate salonunda buldum.
Salonda sabah karate ve haftanın üç akşamı aerobik yapılıyor. Diğer üç akşam ise erkekler vücut geliştirme yapıyor. Ben akşam annemi beklemek zorunda olduğum için tüm gün oradayım. Sıkıntıdan patlıyorum. Bunu farkeden salonun sahibi salonun kantin işini bana verdi. Şans bu ya tam iş hayatım bitti derken kendi işim olmuştu. Kantinin favori içeceği Çamlıca gazoz. Çok satıyorum. İki terleyen kadınlar 3-5 kilo verdiklerini sandıkları için gelip kendilerini gazoza, çikolatalı gofrete veriyorlar. O kadar çok gazoz satıyorum ki benim saat başı içtiğim gazozlar arada kaynıyor, sayımda çıkmıyor. Gazoz o yaştaki çocuklar için en prestijli içecek. Fiyatı kimi çocuğun bir haftalık harçlığı. Ben üçer beşer içiyorum. O sıralar mahallede parmakla gösteriliyorum ama nedeni gazozlar değil. Aerobik olan akşamlar içeri ben hariç hiçbir erkek giremiyor. Aerobik yapan kadınları da bilirsiniz böyle tayt üzerine renkli tangalar ve yine takımı tamamlayan renkli çoraplar falan giyerler. O zaman için oldukça tahrik edici unsurlar bunlar. Mahalle ergenlerinin yeni açılan hayal güçlerini de göz önüne alırsak şahit olduğum görüntüler öyle böyle değil. İçeride neler olduğunu anlatmam için para verecekler neredeyse. Mahallenin abileri akşamları alıyorlar beni aralarına, çok cezbedici bir şeymiş yaptıklarını sanıp bana gazoz ısmarlıyorlar ve benden havadisleri anlatmamı bekliyorlar. Mahallenin abileriyle takılıyorum bildiğin. Eş dost çatlıyor karizmamdan... Bu şekilde bir ayım geçti ve karatede kuşak atlama sınavları geldi çattı. Ben geçemedim tabi ki. Günde bir kasa gazoz içen ve kalan zamanlarda da çikolatalı gofret yiyen bünye glikoza doyduğundan benim bacak diz kapağı seviyesinden öteye kalkmadı.
Annem devam ettirmedi karate üyeliğimi. Sonradan duydum, benden sonra kantine de o bakmaya başlamış. Ben salondan uzaklaştırıldıktan sonra almaya başladığı kilolardan huylanmıştım zaten. Üç sene sonra annemin evde unuttuğu taytını götürmek için tekrar gittim salona. Beni kapıdan içeri almadılar. Yarı aralık kapıdan taytı uzattım ve geri döndüm. İşte erkek olduğumu hissettiğim ilk gün odur.
Yaş kariyer yapma vaktiydi artık. Mahallenin tek istihdam sağlayan kuruma bakkal olduğu için orada işe başladım. Böyle kaşar, salam falan kesiyorum, elleri dolu olan kadınların aldıklarını taşımalarına yardım ediyorum... Pek prestijli bir iş değil yani. Yediremedim kendime üç gün sonra ayrıldım ama bir yandan da bahşişleri düşünüyorum çünkü ara sıra götürdüğüm siparişler sonrası ev hanımları o zamanın parasıyla muazzam bahşişler veriyorlar bana. Gezip tozuyorum yine de bitiremiyorum. İşten ayrılınca bunlardan da olucağım. Neyse bakkalla anlaştık. O bana götürdüğüm her sipariş için bir gofret veriyordu. Yani gofret+bahşişe çalışıyorum ama başka iş yapmıyorum. Sipariş olduğu zaman bana bağırıyordu, ben de kaleciliği yedek kaleciye devredip siparişi yetiştiriyordum. O zamanlar öyle "freelance" gibi terimler yok ortalarda. Birine söylesen küfür sanar ama ben bildiğin freelance çalışıyorum. Bir zaman sonra siparişler kesildi ama benim bünye gofrete alıştı. Sipariş olmasa da bakkaldan gofret alıp ona bir sonraki siparişten alacağıma saymasını söylüyorum. Böyle böyle 10-15 gofret içeri girmişim. Okullar da açıldı açılacak. O kısa sürede 15 sipariş götürmemin imkanı yok. Bakkal zaten bir yandan bana gofret yedirmeye devam ediyor. İstemesem bile al sonra ödersin diyerekten gofret satıyor bana. Sonra bir baktım adam beni Köle İsaura yapmış. Artık ne gofret veriyor ne de bir damla su. Borcumu ödetmek için her işe koşturuyor. Gazete kağıdıyla camları sildiğimi hatırlarım örneğin. Neyse ki bir akşam iş dönüşü sırtımda damacanayla su taşıdığımı gören babam gofretlerin parasını ödeyip azat etti beni.
Öyle işte...
1 Ağustos 2010 Pazar
Hatipoğlu Market ile Coşkulu Bir Pazar
Bu yazıları parmaklarım titreyerek yazıyorum. Bugün hayatımın en eğlenceli pazarlarından biriydi diyebilirim. Neyse, yavaş yavaş anlatayım en iyisi...
İstanbul'da yaşayanlar bilir. Teknik olarak açıklamak gerekirse hava bugün en az 32 derece, nem oranı ise %80 civarındaydı. Yani terlik ve alt eşofmanla bakkala giderseniz iki dakikalık bir güneşlenme süresi sonrası eve döndüğünüzde soğuk suyla en az beş dakikalık bir duş almanız gerekiyordu. Anlayacağınız bütün gün Flash TV izlemek için oldukça yeterli bir sebebim vardı.
Kahvaltıdan sonra açık pencereye ayaklarımı uzatıp kestirmek en büyük zevklerimdendir. Pazar günleri kendimi böyle şımartırım. Bugün de kahvaltım 10 gibi bitti ve malum pencereyi açtım, papatya marka plastik sandalyemi pencereye doğru çevirdim, oturdum ve tam ayaklarımı pencereye doğru uzatıyordum ki bütün sokak "Allah belanı versin!" nidalarıyla inlemeye başladı. Nasıl bir duygu anlatamam. Arabesk tartışmalarına bir cevap niteliğinde değme aktivistlere taş çıkararak sabahın 10'unda sokağı inletiyor dedim bir grup genç. Ayaklarımı geri çektim ve bu sefer o pencereden kafamı uzattım sokağa bir göz atmak için. Doğru ya, tamamen unutmuştum. Bugün Hatipoğlu Marketler Zinciri bizim mahalleye yeni bir şubesini açıyordu!
Zaman kaybetmemek için eşofmanımı çıkarmadan karıştım çoğunluğu ergenlerden oluşan enerjik kalabalığa. 9 saat nasıl geçti anlamadım doğrusu. Bir yandan palyaço ile şakalaşıyor, bir yandan tertiplenen eğlenceli oyunlara katılıp kazandığım hediye gofretleri yiyor diğer yandan da müziğin keyfini çıkarıyordum. Kalabalık arasında haftalardır görmediğim arkadaşlarımla karşılaşıyor, sohbet ediyor ve sosyalleşiyorduk. Üstelik Hatipoğlu dahiyane bir şekilde sabah balon şişirmek için kullandıkları hava pompalarını günün geri kalan kısmında havalandırma amaçlı kullandığı için tüm bu süre zarfında sıcaktan hiç bunalmamıştım.
Biraz da kalabalıktan bahsedeyim. Şile'den kesin dönüş yapan yazlıkçılar alacalı ten renkleriyle kalabalığın en çok ilgi çeken kesimini oluşturuyordu. Tatil yapmışılığın getirdiği rahatlıkla kadını erkeği, çocuğu ergeni hepsi parmak arası terliklerle inmişlerdi sokağa. Kalabalıktaki erkekler piyasada bulabileceğiniz tüm dizaltı şortları aynı anda inceleme fırsatı vermişti bize defile misali. Ne yalan söyleyeyim, benim paçaları daraltılmış eşofmanım biraz sönük kalmıştı.
İkramlardan da bahsedip yazımı sonlandırmak zorundayım. İnternet kafenin sahibi uyardı sürem dolmak üzereymiş. İkramlarda Coşkun sucuk başı çekiyordu. Sıcağa aldırmadan mahalleli kilolarca sucuğu kuru kuru mideye indirdi. Coşkun sucuğun yanısıra Hatipoğlu'nun kendi üretimimiz diye pazarladığı lakin tahminimce memleketten getirttikleri mantı servisi günün süpriziydi. İçecek servisi ne yazık ki açık ayran ile kısıtlıydı. Tek eksik buydu diyebilirim.
Gün sonunda yarışmalardan kazandığım bilumum temizlik malzemesi ve tok bir karınla oldukça mesut hissediyorum kendimi. Sıradan geçmesi planlanan bir Pazar günü tam anlamıyla bir şenliğe dönüştü benim için. Teşekkürler Hatipoğlu! Hoşçakalın demeden önce Hatipoğlu'nun websitesini ziyaret etmenizi ısrarla öneriyorum. Oldukça donanımlı olan bu site sayesinde eğlenirken öğrenebilirsiniz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

